Nefes nefese soluyordu. Göğsü yerinden fırlayacak gibiydi. Kapının eşiğinden içeri girememişti. Gözlerini, kapıyı açan kişiden aşağıya doğru kaydırmıştı. Bir eliyle kirişe yaslanmıştı. Yüzünden soğuk terler boşanıyordu. Elleri titriyordu, burnundan nefes verir gibi oldu, aynı anda ağlamaya başladı. Kafası gitgide aşağı doğru düşüyordu. Kapıyı açan donakalmıştı, ne olduğunu anlamamıştı… Şaşkınlıkla, arkasında duranlara bakıyordu, hepsi yerlerinden kalkmış, diğer odalara dağılmıştı. Hepsinin ismini haykırdı teker teker, ağlamaya başladı. Bağıra çağıra silkelemeye başladı kapıdakini…
Neler oluyor, benden ne saklıyorsun, ne oldu? Bir şey mi var, neden kimse bir şey söylemiyor, Allahım neden? Nedeeeeeen? Susmayın bir şey söyleyin, biri mi öldü, neler oluyor, konuşsanıza…
…
Her şey mahvolmuştu.
Ona hemen söylemek istemiyorlardı ama Emre her zamanki gibi ağzını tutamamıştı. Evdekiler oysa ondan birkaç saat önce olanları duymuş ve Ayşe ananın evinde toplanma kararı almışlardı. Duyduğu anda koşarak gelen Emre, kapının eşiğinde bayılmıştı. Ayşe ana Emre’yi kollarına alıp, evdekilere seslendi: "Kolonya getirin, bayıldı bu, ne oluyor ya, neden benden saklıyorsunuz..." Ortamda keskin bir sessizlik vardı, evde toplanan 6 kişi evin odalarına dağılmıştı ve ses çıkarmıyorlardı… "Emre, emre, oğlum, ermem..." Erme’nin delik kalbi heyecana yenik düşmüştü, birkaç kez daha nefes aldıktan sonra, gayretle aldığı son nefesini yüksek bir sesle dışarı vermişti. Ayşe ananın kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu, her tarafı titriyor, baygınlık geçiriyor ve çığlık atıyordu... "Yetişsenize, bakın, Emre ölüyor, yetişin Hasan, Hüseyin, Bekir, Hasaaaaaaan... Neval, Fatma, Nurgüüüüül... Nevaaaaalll..."
Ayşe ana, acı feryadına yetişmeyen çocuklarının üstüne doğru koşmaya başladı, yakalarına yapışıp, neden gelmediklerini bağırarak söylemeye başladı. Önce Hasan ve Hüseyin’i hırpaladı, ellerini yerlere, dizlerine, onların üzerlerine vuruyordu. Hiçbir tepki yoktu. Sadece ağlıyorlardı ve ayakta durmaya çalışıyorlardı. Yan odada Bekir ve Neval; 25 yıllık evli iki insan, birbirine sarılmış, odanın bir köşesinde oturuyorlardı. Bekir Neval’in bakımsız saçlarını sevmeye çalışıyordu. Ayşe ana yanlarına koştu, isimlerini haykırmaya ve onları da tokadıyla uyarmaya ve çığlık atmaya devam etti. "Bekir, oğlum, Bekir... Yardım et oğlum, Emre ölüyor..."
Fatma ve Nurgül, acı dolu yakarışlara dayanamayıp, ölümü pahasına da olsa, Ayşe analarına gerçeği söylemek istediler... Bu sefer kaybedecek hiçbir şeyleri olmayacaktı nasıl olsa…
...
Nurgül, çalışıp çalışmayacağından emin olmadığı televizyonun kumandasını eline aldı. Çocuklar, gelinler ve damatlar odalarından çıktılar ve Nurgül’ün cesaretinin yanında durmayı son bir görev bellediler. Ana, Nurgül’e feryat etmekteydi, bağırıp çağırıp, ağıt yakmaktaydı...
Açtıkları ilk kanaldaki manzara korkunçtu… Ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı, başbakan yardımcısı, genelkurmay başkanı, emniyet müdürü, sağlık bakanı ve diyanet işleri başkanı bir odada apar topar toplanmış ve ağlayarak aynı şeyden bahsediyorlardı. Hepsi kısa kısa, telaşlı, elleri titreyerek, terlerini silerek konuşmak istiyorlardı. Konuşma sırası kavramı yoktu. Bazıları aynı anda sigara içiyordu.
Ve her kanal değiştirişinde aynı manzara vardı. Bazı kanallar da yerlerinde yoktu. Televizyonda konuşan tüm kişilerin eşleri, çocukları ve tanıdıkları arkalarında duruyorlardı, hepsi apaçık görülüyordu...
"Herkes başının çaresine baksın, kimse kimseyi öldürmesin! Bir şeyleri devam ettirmeye çalışacağız! Herkes birbirine yardım etsin!"
...
31 Ekim 2008 Cuma
İSTANBUL
döner tahta
tekerler, üzerinde
arnavut kaldırımının
yosunun, suyun
korur kimsesizleri
ağlar kemençen,
ben ağlarım, o ağlar.
kırışık yüzlere mavin
vurur akşamüstleri
sarı ışıklar yaşayan
anıdır seninle, dramdır...
dram, koşuşturmadaki,
şaşkınlık yalnızlıktaki,
mahçuptur çocuklar
bonkör iç şehirlerine
döner yaram, soğur,
tekerler üzerinde
gezerken seninle...
gülerken ağlar neden,
nedenini bilirim ben...
yaşam eksilir şimdi
az önceki gibi, yine.
yosunun, suyun yaşar...
severken ölür neden,
neden, neden, neden,
neden sen, neden ben...
tekerler, üzerinde
arnavut kaldırımının
yosunun, suyun
korur kimsesizleri
ağlar kemençen,
ben ağlarım, o ağlar.
kırışık yüzlere mavin
vurur akşamüstleri
sarı ışıklar yaşayan
anıdır seninle, dramdır...
dram, koşuşturmadaki,
şaşkınlık yalnızlıktaki,
mahçuptur çocuklar
bonkör iç şehirlerine
döner yaram, soğur,
tekerler üzerinde
gezerken seninle...
gülerken ağlar neden,
nedenini bilirim ben...
yaşam eksilir şimdi
az önceki gibi, yine.
yosunun, suyun yaşar...
severken ölür neden,
neden, neden, neden,
neden sen, neden ben...
İSİMSİZ
Acı diner
Sonsuzluğa karışır
Yıldızlar kayar
Eskimez gülüşün
Bir beynin zarında
Soluşun gün dönümü
Görünmez olur yaran
Sesin yayılır yüreğime
Bilirsin yaşamak yanar
Külleri savrulur
Acı diner
Sonsuzluğa karışır
Zaman eskir
Yüzün kırışır
Solmaz uzaya
Gönderdiğin sesin
Sesin; bir çocuğun kalbi
Görünmeyen ve
Bilinmeyen
Acı diner,
Orada
Bir çocuk ağlar
Bilirsin bu şiir
Bir çocuk
Ağlamasın diyedir.
29 Eylül 2004 / Bornova
Sonsuzluğa karışır
Yıldızlar kayar
Eskimez gülüşün
Bir beynin zarında
Soluşun gün dönümü
Görünmez olur yaran
Sesin yayılır yüreğime
Bilirsin yaşamak yanar
Külleri savrulur
Acı diner
Sonsuzluğa karışır
Zaman eskir
Yüzün kırışır
Solmaz uzaya
Gönderdiğin sesin
Sesin; bir çocuğun kalbi
Görünmeyen ve
Bilinmeyen
Acı diner,
Orada
Bir çocuk ağlar
Bilirsin bu şiir
Bir çocuk
Ağlamasın diyedir.
29 Eylül 2004 / Bornova
24 Haziran 2008 Salı
HER ŞEY GERİYE DÖNÜYOR
Deli bir mızıka çalıyor gökyüzünde
Her şey geriye dönüyor
Fabrikalar değirmen oluyor, apartmanlar ahır
İşçiler işçi kalıyor, aşıklar aşık
Denizler arınıyor, pet şişeler balık
Yün halılar hasır, ipekler koza oluyor
Efsaneler yaşanıyor, atasözleri doğuyor
Kitaplardan siliniyor tarihler ve kişiler
Ben gidiyorum ve sen gidiyorsun
Azgın bir rüzgarla savrulup geçmişe
Tüfekler mızrak, uçaklar kağıttan oluyor
Kağıtlar tohum, tohumlar yine çiçek
Peygamberler geri çağrılıyor, kutsal kitaplar
Ve putlar tapılmadan yok ediliyor
Deli bir mızıka sesi duyuluyor her yerden
Tanrı yaptığını bozuyor, bozduğunu yapıyor…
Aslında bugün.
Her şey geriye dönüyor
Fabrikalar değirmen oluyor, apartmanlar ahır
İşçiler işçi kalıyor, aşıklar aşık
Denizler arınıyor, pet şişeler balık
Yün halılar hasır, ipekler koza oluyor
Efsaneler yaşanıyor, atasözleri doğuyor
Kitaplardan siliniyor tarihler ve kişiler
Ben gidiyorum ve sen gidiyorsun
Azgın bir rüzgarla savrulup geçmişe
Tüfekler mızrak, uçaklar kağıttan oluyor
Kağıtlar tohum, tohumlar yine çiçek
Peygamberler geri çağrılıyor, kutsal kitaplar
Ve putlar tapılmadan yok ediliyor
Deli bir mızıka sesi duyuluyor her yerden
Tanrı yaptığını bozuyor, bozduğunu yapıyor…
Aslında bugün.
23 Haziran 2008 Pazartesi
ALKOL İRONİSİ
Dün gece alkolü fazla kaçırdığı her halinden belliydi. Bir kişi olarak yattığını hatırlıyordu yatağına, sabah gözünü açtığında tam üç kişilerdi. İkisi o yattıktan sonra onun yanına gelmiş, kirli ve pis kokulu o yorganın altına doğru sokar sokmaz titrek bedenlerini, uykuya dalmışlardı. İki yavru kedi. Bir ayyaş.
Adına ayyaş diyoruz. Onun adı ayyaş olsun. Mehmet bey değil. Sokulmayalım ve ölüp gitsin buralardan uçuşarak yavaş yavaş… Bir çöp konteynırında ölüsü öğütülsün kokuşmuş karpuz kabuklarıyla beraber.
Dün gece… Alkolü fazla kaçırdığı her halinden belliydi Mehmet Bey’in. Bir kişi olarak yattığını hatırlıyordu yatağına, sabah gözünü açtığında tam üç kişilerdi. İkisi o yattıktan sonra onun yanına gelmiş, mis kokulu o yorganın altına doğru sokar sokmaz titrek bedenlerini, kaybolmuşlardı. İki fahişe. Bir piç.
Adına piç diyoruz. Onun adı piç olsun. Ayyaş veya evsiz değil. Sokulmayalım ve ölüp gitsin buralardan uçuşarak yavaş yavaş… Bir avuç toprak altında ölüsü toz olsun kurumuş karpuz çekirdekleriyle beraber…
Dün gece… Bu yazıyı yazdım.
Yavaş yavaş…
Adına ayyaş diyoruz. Onun adı ayyaş olsun. Mehmet bey değil. Sokulmayalım ve ölüp gitsin buralardan uçuşarak yavaş yavaş… Bir çöp konteynırında ölüsü öğütülsün kokuşmuş karpuz kabuklarıyla beraber.
Dün gece… Alkolü fazla kaçırdığı her halinden belliydi Mehmet Bey’in. Bir kişi olarak yattığını hatırlıyordu yatağına, sabah gözünü açtığında tam üç kişilerdi. İkisi o yattıktan sonra onun yanına gelmiş, mis kokulu o yorganın altına doğru sokar sokmaz titrek bedenlerini, kaybolmuşlardı. İki fahişe. Bir piç.
Adına piç diyoruz. Onun adı piç olsun. Ayyaş veya evsiz değil. Sokulmayalım ve ölüp gitsin buralardan uçuşarak yavaş yavaş… Bir avuç toprak altında ölüsü toz olsun kurumuş karpuz çekirdekleriyle beraber…
Dün gece… Bu yazıyı yazdım.
Yavaş yavaş…
14 Nisan 2008 Pazartesi
AMERICAN DREAM: HİROŞİMA
Bu yazı, savaş, ölüm ve sömürü üzerine kurulu tarihiyle herkesi büyüleyen Amerika ve onun oyunlar oynadığı İkinci Dünya Savaşı hakkında kısa ve tarihsel bilgiler vermektedir.İkinci dünya savaşının en çıkmaz dönemlerinden birinde Japonya, başta Amerika olmak üzere; müttefik devletlerle mütareke yolunu aramak üzere özel bir elçi görevlendirir. Ve bu teklifi Sovyetlere teklif ettiyse de, 17 Temmuz 1945’te Almanya’da liderlerin toplandığı Potsdam Konferansı’na kabul edilmez. Konferanstan 9 gün sonra Japonya’ya teslim olmaları için çağrıda bulunulur ancak Japon başbakanı teslimiyeti kabul etmez.
Bunun üzerine, 6 Ağustos 1945, saat 08.15’te Enola Gay isimli uçakla, Japonya’nın Hiroşima adlı şehrine dünyanın ilk nükleer saldırısı düzenlenir. (Fotoğrafta uçağı kullanan pilotun bombayı atmadan önceki mutlu bakışları yer almaktadır.)
Enola Gay'deki "Little Boy" adındaki bomba, yaklaşık 9000 metre yükseklikten, 43 saniye boyunca süzülmüştür
Amerika Birleşik Devletleri, önceden Japonların hayat ve hareket tarzlarını araştırarak, onların en çok evlerinde oldukları saati saptanış ve saldırı saatini bu yüzden 08.15 olarak kararlaştırmıştır.
Bomba patladıktan hemen sonra, oluşan aşırı yüksek sıcaklığın yüzlerce kilometre hızla esen bir rüzgar gibi tüm şehre yayılması sonucunda, o anda yaklaşık 140 bin kişi; zamanla da 230 bin kişi hayatını kaybetmiştir. Fotoğrafta, patlama merkezinden 1500 metre uzakta, 4 yaşındaki Shinichi Tetsutani'nin üzerinde olduğu bisiklet görülmektedir.
Fazla yorum yapmayacağım. Bugünkü dünyayı tekrar düşünün. Nasıl bir dünya, nasıl bir ülke, nasıl bir hayat, nasıl bir özgürlük, nasıl bir demokrasi, nasıl bir insan hakları, nasıl bir zalimlik, nasıl bir sömürü, nasıl bir düzen, nasıl bir yalan, nasıl bir insan…
Bugün sadece o iki fotoğrafa bakın. Bir gün gülümsediğinizde, dünyanın kısıtlı kaynaklarını adil olmayan bir şekilde kullandığınız için elde ettiğiniz zenginliğe sahipseniz, tekrar düşünün. Üç tekerlekli bir çocuk gördüğünüzde, içiniz sızlasın ve bu kısa dünyada zorda olanlara yardım edin.
Çünkü gerçekten ama gerçekten siz de öleceksiniz.
13 Nisan 2008 Pazar
YABANCI KEDİ
camdan içeri giren yabancı kediyi
konuk ettim gecenin bir yarısı
ne peynir çaldı,
ne de bir yere pisledi
yerdeki bilyeyle oynadı uzun uzun
dokunmadım.
çekti gitti.
oyun içinde oyun
değil mi aradığınız.
konuk ettim gecenin bir yarısı
ne peynir çaldı,
ne de bir yere pisledi
yerdeki bilyeyle oynadı uzun uzun
dokunmadım.
çekti gitti.
oyun içinde oyun
değil mi aradığınız.
NASILSA
nasılsa bir aradayız
tanımadıklarımızla...
nasıl olduysa en sevilen
en uzakta...
nasıl yaşıyoruz...
neyi bekliyoruz...
neden...
tanımadıklarımızla...
nasıl olduysa en sevilen
en uzakta...
nasıl yaşıyoruz...
neyi bekliyoruz...
neden...
10 Nisan 2008 Perşembe
ÇİFT KİŞİLİKLİ
Yeni çağ süper çift kişilikli insan yaratma konusunda hayal gücümüzü zorlayan oranlarda başarılı. Kendilerini buradan tebrik ederken, denek olarak kullanılmanın verdiği acıyı aciz yazılarımda dile getiriyorum. İş hayatının pragmatist-materyalist yapısı daha önceki çağlarda olmadığı kadar sıkıcı. Siz daha doğmadan önceki beklentilerle yoğrulmuş bu dünyanın küçük elçileri olarak, rol model aramaya küçük yaşlarda başlayarak akıllılık edersiniz. Küçüklere öğütler, büyüklere geçmiş olsun.
Yeni neslin kızgın ve kendi kendine devrimci bir ergenlik yaşaması sanırım normal. Kendi küçük devrimleri ailelerinde başlıyor, asıl dünyanın -toplumu kast ediyorum- onların çözümlerini beklediğini ve ancak onların fikirleriyle bir bütün olacağını düşünmekten de haliyle çok uzaklar. Sınırsızca iç dünyasına kapıldıklarını düşünüyorum ebeveynlerinin davranışlarını gördükçe.
Üç kuruşluk edebiyatların ve sıradan yaftalamaların kimseye bir faydasını görmedim, sanırım görmeden de bu dünyadan gideceğim. Bu nedenle, hiçbir acıyı ötekileştirmeden ele alma tarafındayım.
Yeni nesil diyordum, çift hatta üç-dört kişilikli. Tüketim toplumuyla ilgili bir bağ kurup, gideceğim; fazladan kafanızı şişirmeme gerek yok.
İşe giderken bu, hafta sonu gezerken şu, o elbisenin altına öteki ayakkabı… Tüketmeyle kendine devrim yapmanın bir bağı var mı peki. Bence var. Fikir üretmeyle ebeveyn davranışlarının ilgisi var mı? O da var. Yaftalamayla popüler kültürün, rol modelle iş hayatının? Hepsinin birbiriyle ilişkisi var. Hepsi iç içe.
Yeni nesil diyordum yine, altı-yedi-sekiz kişilikli olacak. Bekleyelim ve görelim.
Yeni neslin kızgın ve kendi kendine devrimci bir ergenlik yaşaması sanırım normal. Kendi küçük devrimleri ailelerinde başlıyor, asıl dünyanın -toplumu kast ediyorum- onların çözümlerini beklediğini ve ancak onların fikirleriyle bir bütün olacağını düşünmekten de haliyle çok uzaklar. Sınırsızca iç dünyasına kapıldıklarını düşünüyorum ebeveynlerinin davranışlarını gördükçe.
Üç kuruşluk edebiyatların ve sıradan yaftalamaların kimseye bir faydasını görmedim, sanırım görmeden de bu dünyadan gideceğim. Bu nedenle, hiçbir acıyı ötekileştirmeden ele alma tarafındayım.
Yeni nesil diyordum, çift hatta üç-dört kişilikli. Tüketim toplumuyla ilgili bir bağ kurup, gideceğim; fazladan kafanızı şişirmeme gerek yok.
İşe giderken bu, hafta sonu gezerken şu, o elbisenin altına öteki ayakkabı… Tüketmeyle kendine devrim yapmanın bir bağı var mı peki. Bence var. Fikir üretmeyle ebeveyn davranışlarının ilgisi var mı? O da var. Yaftalamayla popüler kültürün, rol modelle iş hayatının? Hepsinin birbiriyle ilişkisi var. Hepsi iç içe.
Yeni nesil diyordum yine, altı-yedi-sekiz kişilikli olacak. Bekleyelim ve görelim.
01 Nisan 2008 Salı
GELMİŞ GEÇMİŞ ANLAR
geçen zamanın soytarı adayı
yeni geleceğin, aşkın tanrıçası
kitapsız ve küçük. ayrık halkından
peygamber, ölemez aşk bugüne.
güneş, düşler geçmiş ışıltıları,
için sızlayandan yana. bu kez
korkak baştacı, tuzaktır görmek.
düşün acıdır, rotan acıdır bugün.
gelmiş ile geçmiş sövülen, bu an
üvey ve iki arada. geniş hayatta dar
eskisinden de gülen yıldızlar.
biten başlar, açmak bilmez umut,
şiirin öldü, kafiye göçtü toprağa.
melekler seyirci, rüzgarda savruldu
patlamış mısır. yıkanır tüm gülüşler.
solan aklında. açılmayı bekler ve ölür.
sinen ne varsa hortlar, içinde kalır.
tonlarca kuş cesedi aslında sende.
üzerinde molozdur sevdiklerin. mi?
derin. sığlara ters. doğruyu üfle.
cibinlikler içinde şeytan bekler,
ellerin ellerinde. tanrı ağlar, yanar.
günah, günah beni eker toprağa...
kısa ve daha kısa şimdi zaman.
hislerinle var oldun, orda kal.
beş, dört, üç, iki, bir, sıfır,
duyuların kadarsın. duyular...
yıl bit, an geç, ben öl,
böyle süprülür bahçem...
böyle süprülür, tam böyle...
yeni geleceğin, aşkın tanrıçası
kitapsız ve küçük. ayrık halkından
peygamber, ölemez aşk bugüne.
güneş, düşler geçmiş ışıltıları,
için sızlayandan yana. bu kez
korkak baştacı, tuzaktır görmek.
düşün acıdır, rotan acıdır bugün.
gelmiş ile geçmiş sövülen, bu an
üvey ve iki arada. geniş hayatta dar
eskisinden de gülen yıldızlar.
biten başlar, açmak bilmez umut,
şiirin öldü, kafiye göçtü toprağa.
melekler seyirci, rüzgarda savruldu
patlamış mısır. yıkanır tüm gülüşler.
solan aklında. açılmayı bekler ve ölür.
sinen ne varsa hortlar, içinde kalır.
tonlarca kuş cesedi aslında sende.
üzerinde molozdur sevdiklerin. mi?
derin. sığlara ters. doğruyu üfle.
cibinlikler içinde şeytan bekler,
ellerin ellerinde. tanrı ağlar, yanar.
günah, günah beni eker toprağa...
kısa ve daha kısa şimdi zaman.
hislerinle var oldun, orda kal.
beş, dört, üç, iki, bir, sıfır,
duyuların kadarsın. duyular...
yıl bit, an geç, ben öl,
böyle süprülür bahçem...
böyle süprülür, tam böyle...
ŞALTER
Bir şeyler anımsar
Yola koyulur
Bir nefes daha çeker
Yarılanır acısı
Yarasını daha büyük
Yara unutturur
Son sahne akla gelir
Kısa sürer o anlar
Parçalanır ve tekrar
Parçalanır
Birleşmek için kendisiyle
Zaman elinde patlar
Bir intihar komandosu
Olmuştur zamanla
Yalnız kendisini ve
Sesleri öldürür
Bir şeyler anımsar
Son kokuyu duyarken
Vücudu farklı yerlerde
Aşınır durur
Toz bulutunu tanır
Acısı gittikçe uzaklaşır
Bir nefes daha,
Son nefesle merhaba…
Tek tek indirir
İçindeki şalterleri
Göz görmez, kulak duymaz olur
Hareket biter
Kabuğunu terkeder
Tüm şalterleri indirip.
Uzaktan seyreder kendisini
Ağlar.
Yola koyulur
Bir nefes daha çeker
Yarılanır acısı
Yarasını daha büyük
Yara unutturur
Son sahne akla gelir
Kısa sürer o anlar
Parçalanır ve tekrar
Parçalanır
Birleşmek için kendisiyle
Zaman elinde patlar
Bir intihar komandosu
Olmuştur zamanla
Yalnız kendisini ve
Sesleri öldürür
Bir şeyler anımsar
Son kokuyu duyarken
Vücudu farklı yerlerde
Aşınır durur
Toz bulutunu tanır
Acısı gittikçe uzaklaşır
Bir nefes daha,
Son nefesle merhaba…
Tek tek indirir
İçindeki şalterleri
Göz görmez, kulak duymaz olur
Hareket biter
Kabuğunu terkeder
Tüm şalterleri indirip.
Uzaktan seyreder kendisini
Ağlar.
24 Mart 2008 Pazartesi
BANKAMATİK
Bankamatik kulübesinde geceyi geçiren evsizler ne kadar ironik bir çelişkide: Gündüzleri milyarların çekildiği metal yığınına yaslanarak uyumak… Para, parasızı ağlarına çekiyor. Onu bir örümcek gibi yakalıyor, öldürmüyor ve beslemiyor. Metal yığını ne kadar duyarsız onunla sabaha kadar oturana karşı. İnsan da yarattığı bela kadar ancak. Metal yığınından farksız yaşıyoruz. Duyarsız, ölü, sert, düğmesine basınca çalışan. Ve şifreyi söylemeden hiçbir şeye faydası dokunmayan. Faydasını görmeden hiçbir taşın altına elini koymayan.Kendimizi kurtarmamız öğütleniyor daha küçükken. Ve kendi evini bile alamadan ölen milyonlarca insan… Onlarca sene çalışıyor, fakat koca dünyada dört duvar sahibi olamadan… Dünya ezileni iyice öteliyor ve ona yer bırakmıyor. Elinin tersiyle itiyor, aşağılıyor, kovuyor. Bir odanın kenarlarında, mobilya altlarında, görünmez yerlerinde biriken tozlar gibi... Bankamatiklerin içlerine kadar uçuşmuşlar, kaybolabilmişler… Temizlenmeyi bekliyor, süpürülmeyi, bir elektrikli süpürgenin kağıt poşetinde biriktirilip atılmayı…
“Ay bakamayacağım, şu kanalı değiştir” diyor biri. Görmek bile istemiyor onları. Savaşta ölenleri, eşinden dayak yiyip ölümü bekleyenleri, harabe bir evde kokuşmuş haldeki evsizlerin cesetlerini, açlıktan ölenleri. En uzun da sürünenler seyrediliyor. Bir oyun gibi. Bir kuyuya taş atıyoruz, onu düşerken seyrediyoruz, bundan haz alıyor fahişe bilinçaltı. Çünkü güvendeyiz, dünyanın figürlerinden öte değil yaşananlar. Savaş, açlık, ölüm ve duyarsızlık her zaman vardı ve var olacak nasıl olsa… Ve kanalı değiştiriyoruz. Elimizdeki ergonomik kumandanın bir tuşuna yumuşakça basarak. Bitiyor her şey.
Şimdi keyifli bir film seyrediyoruz. Gülüyoruz, patlamış mısır yiyoruz, biraları ve kolaları da içiyoruz yanında… Ayaklarımızı da uzatalım şimdi, sırtımıza da rahat bir minder koyalım, belimiz ağrımasın sakın.
Devlet, daha önemli işleri olduğu için bakmıyor, zenginler görmüyor, fakirler kendilerine saklıyor, şirketler medyada çıkmazsa elini sürmüyor, gençler henüz anlamıyor, orta yaşlılar kendine yatırıyor, yaşlılar vazgeçiyor; kadınlar korkuyor, erkekler fark etmiyor, çocuklar oyun sanıyor, sanatçılar kullanıyor…
Hepiniz haklısınız, az önceki gerçek, etten kemikten, senin-benim gibi birinin hayatı değildi. O haberdi; sadece haber… Haberdi ve sonuna kadar seyretsek de geçecekti.
Deodorant kutularınız, tişörtleriniz, kredi kartlarınız, karizmatik gözlükleriniz, parfümlü pedleriniz, aromalı prezervatifleriniz, nemlendiricileriniz, LCD TV’leriniz, i-podlarınız, apartmanlarınız, kuleleriniz, pahalı cep telefonlarınız, otomobilleriniz, makamlarınız ve sahip olduğunuz her şey size girsin.
Ya da girmiş ki, gözlerinizi kaybetmişsiniz…
22 Mart 2008 Cumartesi
FİLM SONU YAZILARI
Başladığım yere
geri dönmek için
ömrümü tüketiyorum...
koşturarak aynı yerde
her sabah geri sayıyorum.
dünya dönüyor ve aynı şarkı
çınlıyor her an beynimde.
hayatım bitiyor ve bu kısa filmin
yazıları akıyor, tüm emeği geçenler...
yönetmen, ışık, planlama, esas kadın
kötü adam, figüranlar ve tüm ekip.
silinip gidiyor tüm isimler...
kediler, köpekler, yollar, ışıklar
tanrı, güneş, toprak, hava ve su...
alkış bekliyor insan
ağzı toprakla dolsa bile...
çünkü insan.
çünkü ben.
çünkü sen.
çünkü hepimiz.
geri dönmek için
ömrümü tüketiyorum...
koşturarak aynı yerde
her sabah geri sayıyorum.
dünya dönüyor ve aynı şarkı
çınlıyor her an beynimde.
hayatım bitiyor ve bu kısa filmin
yazıları akıyor, tüm emeği geçenler...
yönetmen, ışık, planlama, esas kadın
kötü adam, figüranlar ve tüm ekip.
silinip gidiyor tüm isimler...
kediler, köpekler, yollar, ışıklar
tanrı, güneş, toprak, hava ve su...
alkış bekliyor insan
ağzı toprakla dolsa bile...
çünkü insan.
çünkü ben.
çünkü sen.
çünkü hepimiz.
UZAYDAKİ KEDİ VE MASA
Dünya sonu belli olmayan bir yere doğru dönüyor ve yalanlar üfleniyor küçük aklıyla dünyayı yönetmeye çalışan zavallı adamlarca. Evrende yerini arıyor bir kedi uzaya fırlatılmış durumda. Tüyleri dökülmüş ve çirkin. Uzay mekiği gibi daha uzaklara yol alan, ışık hızında.Küçük bir kahve masası da fırlamış onunla beraber, üzerinde kahve fincanlarından kalma halka halka lekeler. Bir bacağı kısa, eski ve tozlu. Atmosferden çıkınca kediyle beraber yanıyor, alev alıyor, yanıyor ve bir roket gibi uçuyorlar.
Sanki gezegende büyük bir patlama olmuş, o patlamadan sonra tekrar yerlerimize oturuyoruz. Komik bir animasyon gibi. Yaşlı bir kadın torununu kucağına almış, açık havada, her taraf yeşil, elindeki kızarmış ekmeğe yağ sürüyor. Torunu da gülümsüyor, bekliyor.
Kedinin neden masayla beraber uzaya fırladığını hatırlamayacak kadar yorgun ve unutkanım.
“Hız bunalımı”ndayız, geçen gün fark ettim. İşten eve dönerken hızlı hızlı, evde beni bir bokun beklemediğini düşündüm bir an. Sadece karnım açtı. Ölmezdim. Ana caddeden evimden içeri girmem 9 dakika alıyormuş, bunu sayıyordum. Belki iki katı zamanda eve geldim, yolda sallana sallana, kaldırımlara, camlara, yanımdan geçenlere, tabelalara, ağaçlara ve koşuşturan çocuklara baktım yavaş yavaş.
Hayat aslında hızlı değil, nasıl isterseniz öyle. O kadar keyifliydi ki o dönüş yolu… Kedinin biri yanımda yürüdü benimle beraber, köşeye kadar. Eğildim, başını okşadım, selamını gönderdim hala insan olanların. Evime varınca küçük kahve masamın tozunu aldım. Işığı da yaktım o bizi hızıyla yakmadan.
20 Mart 2008 Perşembe
KELEBEK TABUTU
Kelebeklerine tabutlar yap sesimden
Sesinden ağlayışlar silinsin
Sildiğin resmi ağıtlarla kokla
Yakalan yakalanman gerekiyorsa soğuğa
Uzaklaş kendi gözlerinden, yanıl seraba
Buzul kırıklarından çöl ol, yenil
Bulutlara bezen, beyazı çek göğsüne
Emzir acının yalnız çocuğunu
Petrol tükür yalnızken, arıt ruhunu
Yeni kıbleler bul hayat için
Söyleneni unut, unuttuğunu anımsa
Seviş kendinle, biraz sabret
Ve kendini doğur,
Doğan bebek seni öldürsün, bırak
Sesinden ağlayışlar silinsin
Sildiğin resmi ağıtlarla kokla
Yakalan yakalanman gerekiyorsa soğuğa
Uzaklaş kendi gözlerinden, yanıl seraba
Buzul kırıklarından çöl ol, yenil
Bulutlara bezen, beyazı çek göğsüne
Emzir acının yalnız çocuğunu
Petrol tükür yalnızken, arıt ruhunu
Yeni kıbleler bul hayat için
Söyleneni unut, unuttuğunu anımsa
Seviş kendinle, biraz sabret
Ve kendini doğur,
Doğan bebek seni öldürsün, bırak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)